Hikaye Üzerine İktbas- yeni sözcü - güladam - Blogcu



güladam

22/7/2009 - Hikaye Üzerine İktbas- yeni sözcü



      

       Her düğmeye bir ilik  her kilide bir anahtar var...

                 Ey Yar! Sen benim iliğim, kapımın kilidisin.

 

       

                           

  Törenin hikâye yakmasının sonuçlarını sizlere duyurmuştuk. Aynı haber içinde, jüri üyelerinden hikâyeci-romancı Sevinç Çokum’un yarışmaya katılan hikâyeler üzerine bir değerlendirme yazısı hazırlamakta olduğunu hatırlatmıştık.
        Yenilerde, Töre’nin son sayısında bu yazı çıktı (Aralık 1980). Töre bu sayısını, “Hikâye Özel Sayısı” olarak takdim ediyor.
        Sevinç Çokum, “Hikâye Yarışması Hakkında” başlıklı yazısında, aynı noktayı vurguluyor: “Unutulmasın ki bir yazarın yetişmesi, varlığını ortaya koyabilmesi, yazma alışkanlığı edinmesine, yapıcı tenkitlere kulak vermesine, kendi tecrübelerine ve kültürünün artmasına bağlıdır.”

        Yarışmaya katılan hikâyelerin büyük bir kısmı dış Türklerle ilgili. Bunun yanı sıra sosyal meseleleri, insanımızın iç dünyasını, günlük ailevi konulan ve mizahi denemeleri ihtiva eden eserler de yarışmaya katılmıştır. Töre’nin hikâye yarışmasına katılan yazarların ilgilerinin dış Türkler noktasında temerküzü dikkate şayan bir husus. Burada “İnsani öz”den ziyade, siyasi muhtevanın tercih edildiği ortaya çıkıyor.
        Yarışmada birinci gelen “Muhacir Osman” hikâyesi, Batı Trakya Türklerinin acılarını anlatırken, Oyhan Hasan Bıldırki‘nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu” adlı hikâyesi de aynı şekilde dış Türkleri konu ediniyor. Yarışmada ikinci gelen “İstasyonda” da ise, dede ile torun arasındaki yakınlık dile getiriliyor.
        Bazı hikâyecilerin romana müsait bir hava içinde göründükleri, Çokum’un değerlendirmesinde özellikle belirtiliyor. Buna karşılık bazı hikâyelerin, hikâyeden ziyade makale havası taşıdıkları ise, Çokum’un muhakkak ki çok yerinde bir yakınması olsa gerek. Demek ki bir takım okuyucular veya edebiyata ilgi duyduğunu sanan kişiler, henüz hikâye kavramının oldukça dışındadır. Hikâye onlar için masal veya ideolojik makale ile eş değerdedir. Bu kişilerin fikri ve kültürel konularda ağırlık kazanan dikkatleri, edebiyat ve sanattan ne kadar kopuktur! Yıllardır dergi ve gazete takip ettiklerinden emin bulunduğumuz bu kişilerin, sanat ve edebiyatın bu derece dışında kalmaları, yalnız, kendi suçlan olmasa gerek. “Bu tür kişilerin okuduktan kalemlerin sanat ve edebiyata yakınlığı ne nispette ise, onların yakınlığı da o nispette olsa gerek” diye düşünmek her halde yerinde olacaktır.
        Yalnız Sevinç Çokum hanımın yarışmaya katılan hikâyeler üzerine yaptığı değerlendirmede bir husus ziyadesiyle dikkati çekiyor. Acaba bir hikâye yalnız “kelimelerle” mi değerlendirilir? Dikkat edelim, bütün hikâyeler üzerinde daha ziyade dil noktasından duruluyor. Gerçi bazı hikâyeler için (başarılı tasvirler, tip çizmekte başarılı v.s.) gibi hükümler verilmekle beraber, ağırlık, hep kelimeler üzerinde toplanıyor. Yanlış kelimelerin kullanılmasını tasvip etmek mümkün değil elbette. Fakat, bir kompozisyonda ilk elde aranan husus, her halde bütünlük ve yapı olmalıdır. Yazarın hikâyeciliği, eserinde ortaya koyduğu yapıyla ortaya çıkmalı. İnsana ve vakaya, bakış, yarışmacıda aranan ikinci husus olmak gerekmez mi? Hele cümle, kelimeden, mutlaka önce gelmeli. Kelime, cümlenin bütünlüğü içinde kıymet ifade eder. Dili, tek başına kelimeler olarak idrak, bizi nereye kadar götürebilir? Çokum’un değerlendirmesi bu yönlere kaydırılsa, daha yerinde olurdu sanıyorum.
        Töre bilindiği gibi şimdiye kadar roman ve tiyatro dallarında da yarışmalar açmıştı. Adı geçen yarışma, edebiyatımıza, iki romancı kazandırarak fonksiyonunu yerine getirdi.
        Bakalım; hikâye yarışmasında derece alanlar da aynı çalışma temposunu sürdürebilecekler mi? Umalım ki, bu yarışma da ötekiler, gibi, hayatımıza sürekli yazmayı prensip edinen kalemler kazandırmış olsun.
        Sevinç Çokum’un belirttiğine göre, yarışmaya, kendisinin ümit ettiğinden daha başarılı hikâyeler gönderilmiştir. O, son yılların kavga-dövüş ortamında iyi hikâyeci, ustalaşmaya müsait kalemler çıkacağından ümidini iyice kesmişken, bu hususta yanıldığını sevinerek ortaya koyuyor..

        Yeni Sözcü
        Kültür Sanat, sayfa 14, 1980

Yazmak, muhakkak ki, daha önceden hâsıl olan birikimlerin bir boşalması olmalı. Bir romancıyı, hikâyeciyi veya şairi yazmaya zorlayan onların kendi iç birikimidir. Bunun dışında sanatçıyı yazmaya zorlayan başka bir husus düşünülemez. Fakat yazma işi için gerekli birikime kavuşmuş nice kimseler bulunmakla beraber, henüz böyle bir seviyeye ulaşmamış bazıları da roman, hikâye veya şiir yazma hevesinden kendilerini geri alamıyorlar.
        Yarışmalar işte, yazmak için gerekli seviyeye ulaşmış, fakat bu yolda sadece bir teklif bekleyen kişileri harekete geçirmesi bakımından faydalı oluyor.
        Töre’nin hikâye yarışması da bize böyle bir kalemin varlığını duyurdu. Onun için yarışmada birinci gelen hikâyenin yazarı Sayın A. Kartaltepe’yi burada kutluyor ve çalışmalarının devamını bekliyoruz. Ancak biz burada dereceye giren hikâyeler dolayısıyla birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz:
        Derece alan hikâyelerin üçünde de ortak olan vasıf; hepsin az veya çok dış Türklerle alâkasının bulunması. Kartaltepe’nin hikâyesinde Batı Trakya’dan Türkiye’ye gelmiş ve bilâhare İzmir’e yerleşmiş “Muhacir Osman”ın dünyası anlatılıyor. Hikâyede, slogan mantığıyla izaha müsait bir konunun, beşeri bir platforma indirilebilmesi, doğrusu takdire şayan. Muhacir Osman’ın kendisini ziyarete gelen bir hemşehrisi ile konuşmaları, hikâyede son derece başarılı verilmiş. Hikâye kahramanının içinde bulunduğu (kahve köşesi) kaba realiteden, hayalindeki dünyaya intikal ettirilişi ise, hikâyenin en başarılı tarafı. Kartaltepe, bu intikal halini suni’likten son derece uzaklaştırmakla, hikâyeciliğe yatkınlığını ortaya koyuyor. Bu başarının Kartaltepe için, sadece bu hikâye ile sınırlı olmadığından kesinlikle eminiz. Bu başarılı çizginin devamına kesin nazarıyla bakıyoruz.
        Refik Balcıoğlu’nun “İstasyonda” ile Oyhan Hasan Bıldırki’nin “Bir Bıçağın Keskin Ucu”nda ise, dış Türkler mevzuu, giderek, ideolojik olmaya başlar. Hele Bir Bıçağın Keskin Ucu’nda bu hal, o nispette ileri gider ki, hikâyeciliğin veya sanat eserlerinin kendi iç mantığı bir anlamda kaybolmaya başlar. Bu tür mevzuları işlemenin en büyük güçlüğü de, aslında burada olmalı.
        Tarık Buğra’nın, “Küçük Ağa”nın başına koyduğu kısa bir açıklama vardır. Orada, Peyami Safa’nın bir görüşünü aktarır. Bu, romanla epope arasındaki farktır. Tarık Buğra’nın Kurtuluş Savaşımızı anlatan bir roman yazmak isteğine karşılık, usta romancının verdiği cevap, romanın bir epopeye dönüşmemesini temenni etmek olur. Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı gerçi bir epope olmadı ama, bu yolda yazılmış nice romanların, bir sanatçı için son derece ilkel İstanbul-Ankara, kaçan veya zulmeden düşmanla fedakâr efeler ikilisinden hareket ederek, büyük bir klişecilik örneği verdikleri de inkâr edilemez. Ne var ki, bu romancıklar (!) sadece ilk ve ortaokul öğrencilerinin dışında, kimseye hitap edememe talihsizliği ile karşı karşıya kaldılar.
        Ancak Refik Balcıoğlu hikâyesinin ikinci kısmında, böyle bir tehlikeden kendisini kurtarır ve doğrudan doğruya hassasiyetimize yönelir. Unutmamalı ki, hikâye dâhil bütün sanat eserleri aklımıza değil, hassasiyetimize hitap edebildiği müddetçe yaşama şansına kavuşurlar. Günümüz; sanat eserlerinin kendine has mantığını kavrayamamış binlerce eserle dolu. Bir takım sol çevrelerce, 12 Mart sonrasında kaleme alınan ve hapishane hatıraları üzerine kurulan roman ve hikâyeler de, aynı sakatlığa kurban gittikleri için, şimdilerde hemen hemen kimse tarafından okunmaz hale gelmedi mi?
        Bu vesile ile bu bir-iki hatırlatmayı yapmadan edemedik.

        Kültür Sanat
        Yeni Sözcü, 1980

   
Yağmurdan Yar       

                                               

Muhabbetin derde deva, söylemem

Ben her gece yağmurdan yar istedim

Geçip gittin ömrüme gün eklemem

Bahşiş diye yardan yaren bekledim

 

Düşkününüm, ne il bildim ne iklim

Zöhre olda gel Tahir’e kelam et

Küskününüm, ne yer bildin ne takvim

Yar olmadın Leyla olda endam et

 

Ne manadan ne rüyadan umut var

Susamışım Hüseyin’e cem demim

Yağmurdan yar aramızda hudut var

Tüter başım hangi ruha giz gemim

 

Ardın sıra dokunaklı bir yağmur

Umursamaz hislerin hiç duymazsın

Tutuşurken gözlerinde eşsiz nur

                       Yok ihtimal sen şeytana uymazsın

 

Ellerinde yeşil ceviz kokusu

İğde kokan gözlerinde mevsimler

Yumuşacık ellerinin dokusu

Konuşmuyor şimdi ölü resimler

 

                        Ne teşbihtir ne ilahi bir cezbe

Var mı çare maverada bedenim

Mim dudaklar sığındığım son izbe

Azat etme, Kerbela da kan tenim

 

İlmek ilmek ördüğümüz taş duvar

Sen ruhumda büyüyen renk tortusu

Mehlika’ya aşık yedi som bahar

Bende saklı saçlarının kokusu

 

Girsen şimdi titreyerek düşüme

Çıkıp gelsen sırıl sıklam sarılsan

Nakış nakış işlemişsin döşüme

Bakıp gülsen sırıl sıklam sarılsan

    

Küçük Mum

 

Eteklerim zil çalıyor

Gelen bahardır

Sebebini sorma söyleyemem papatyam

Sevince sebepsiz seviyor insan

İlkin yeni bir heyecan

Sonra yitik bir hasret oluyor

Haramiler koşmuyor artık ardımdan

Bir tek kaybetme korkusu kalıyor

ismini söyleyemem papatyam

Sevince sebepsiz seviyor insan

 

 

Ta uzakta zümrüt dağların ardında ah papatyam

Bir Babil ikindisidir yağmur gözlerimden düşen

Sebebime sebep, anlamına anlam

Senin ismini söyleyemem papatyam

Sevince sebepsiz seviyor insan

 

ve içimde dehlizleri aydınlatan küçük mum

Sarı kurdelanda ateş dansı

Her damla küçük bir öpücük senden

sesin hala yankılanır uzakta

sorma söyleyemem papatyam

Sevince sebepsiz seviyor insan

 

Besler yaz yağmurları en genç fideleri

En genç fideler sessiz bir ırmaktır göğe akan

Yeni bir mevsimle kıvrılıp sıcacık

Endülüs olmalıydı her şehir sence

Her seven olmalı biraz mecnun

Sus olurum söylemem kimseye!

aşık olan Mehlika’dır yedi toy gence

 

Mevsimler geçti birer birer mevsimsiz

Toynakların ayağına dolaşıyor sonbahar

Ey sevgili papatyam, gönül tacım

Gül gönlünün baharına muhtacım

 

Söylersem duyma, tutulursa dilim sor

bir mızrak boyu saplısın içimde

Senin ismini söyleyemem papatya

Sevince sebepsiz seviyor insan

 

 

 

                   
   

Karanlığa Kaldırılmış Şiirler

 

Sofranda suzinak şarkılarla gel    

Aşk güfteleriyle inlet dağları

Sevmek için hürsün kaygılarla gel

Ak göğüslerinden emzir çağları

 

Gözlerinde İstanbul’u getir bana

 

 

gözlerinde istanbul’u getir bana

gelmemiş baharı şarkılarınla çağır

gözlerinde istanbul’u getir bana

 

denize düşerken ay ışığı

karanlık maviden topla tüm yıldızları

gözlerin yarım ay

bir vapur geçsin usul usul

içinde sen, sıcacık, dudaklarında kahve tadı

incir ağacına kuralım salıncakları

ve yine sırdaş olsun ihtiyar dut

gözlerinde istanbul’u getir bana

     

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

-------------

----------------------
<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

BİR BÜYÜK YENİ ŞİİR HAREKETİ
TASAVVUF SOHBETİ

<%LinkTitle%> ************** müzik --------

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

********************************


http://gonuldendamlalar.blogcu.com/

ilahiler güllerin sultanının ve evliyaların hayatı

radyo ve müziklerim

by gönüldendamlalar


---- éééééééééééééééééééééééééééééééééééééééééé
  • Bağlantılarım